Deontoloji

Deontoloji

Fakülte yıllarından beri utmak istemediğim derslerden birisiydi. Eski ve meşhur bir hocamızdı anlatan. Meşhur olduğunu hatırlıyorum ama adını hatırlamıyorum iyi mi…

Derslerden birinde anlattığı şeyi anlatayım, konu konsültasyon. Yer hasta odası. Konsültasyonu hasta da isteyebilir, doktor da. Konsültan hekim geldi. Her şey tamam. Muayene etti gerekeni söyleyecek ama hastanın duymasını istemiyorlar. Başka yer de yok. Dolabın içine girebilirler die anlatmıştı hoca.

Şimdi tabi komik geldi size di mi. Bize de öyle gelmişti. O zamanın şartlarını bilemezdik. Şimdi asansörlerde hastanız hakkında ortaklık yerde konuşmayın diye ikazlar olduğuna göre demek ki şimdi böyle sorunlar oluyor. Demek ki o zaman da olmuş br böyle bir ihtiyaç ortaya çıkmış.

Deontoloji den hatırladığım başka bir şey de doktorun ücreti ücret değil legion d’onor ya da nasıl yazılıyorsa yani onur nişanı gibi bir şey. Yani ücret değil. Hayat veriyorsunuz kalbinden geçeni veriyor. Dedim ki deontoloji hocası bir arkadaşıma yıllar sonra, Osmanlı da nasıldı işler? Doktorlar ın kazançları bu kadar sorgulanıyor muydu değerleri nasıldı? Tam tesi dedi. O zaman bir cerrahın istanbul içinde yirmi taneye yakın muayenehanesi olurmuş, sabahtan çakarmış geze geze tedavi yapa yapa gidermiş ve çok zenginmiş hekimler.

İlginç.

Başka bir deontoloji konusunda sonra değeceğim. Sosyal medya ve hekim hasta mahremiyeti. Kafama şekillendirdim ama tam değil. Karar veremedim bu meslek kapitalist mi sosyalist mi diye.

O zaman yazacağım

Etiketler:

Kategoriler Genel

Genel kategorisine gönderildi

picochess

Önce youtube a gidin. Picochess olarak aratın. Örneğin moral verici videolardan https://www.youtube.com/watch?v=TDip9gzgGVs ile veya https://www.youtube.com/watch?v=5u2DDOlRUX4&feature=youtu.be başlayabilirsiniz.

Tabi ki ingilizce. Lisede cstrike oynayacağınıza ingilizce çalışsaydınız sorununuz olmayacaktı 🙂

Espri bir yana güzel video.

Bu videodan da anlayacağınız üzere bir elektronik satranç tahtasına ihtiyacınız var. Dünyada herkeslerin kullandığı dgt isimli Hollandalı firmanın takımı. Yanında bir de dgt 3000 saat alın  çünkü hamleler bu saat üzerinde gözükecek. Yakında dgt pi isimli bir saat de çıkacak. ama onu zaten siz şu anda okuyorsunuz.

http://www.digitalgametechnology.com/index.php/products/electronic-boards?mavikthumbnails_display_ratio=1.5

Türkiyedeki distribütörü yenisatranç. Onun da adresi bu:

http://www.digitalgametechnology.com/index.php/dgtdealers/dealerlist/317-t/246-dealer-list-turkey/433-yenisatranc

Çok yardımcı oluyorlar. Ve hızlıca geldi. Satranç takımları dışında kitap da bulabilirsiniz. Ziyaret etmenizi öneririm. Profilo alışveriş merkezinin (Mecidiyeköy) hemen yanında.

Raspberry pi son yılların en çok ismini duyduğum mini bilgisayarı. Onunla her türlü akıllı araç gereç yapabiliyorsunuz. Sadece bir tek iş yapan bilgisayara “dedicated computer” deniyor. Böyle yetenekli bir bilgisayarı sadece satranç bilgisayarı olarak kullanmayacağım ama şimdilik öğrenme aşamasında “dedicated to chess!”

İnternette dolaşınca bir çok yerden alabilirsiniz. Ben vers. 3 B yi aldım. Bir süre yükseltme ihtiyacım olmasın diye. Üzerinde bluetooth ve Wifi kartları entegre.

Bilgiyi buradan: https://www.raspberrypi.org/ alabilirsiniz.

Herşeyi aldık. Şimdi gerekli software indirelim:

Yardımcı programlar:

http://www.7-zip.org/

https://launchpad.net/win32-image-writer

bunları indirip kurun. Yükleyeceğimiz imaj dosyalarını hafıza kartına yazmak için bunlar.

  1. basamak: picochess imaj dosyasını indirin: http://dl.picochess.org/
  2. Bu yazıyı hazırlarken son versiyon 0.70: http://dl.picochess.org/Picochess-RaspberryPi-v0.70.img.gz
  3. Uzunca bir dosya. 1.3 GB. 7zip ile açılınca 8 GB oluyor. 8 GB karta sığar mı bilmiyorum. Daha kısa dosyalar da var ama birkaç lira fazla verin. 32 GB kart alın. Bu kart raspberry nizin harddiski olacak.
  4. Win image ile karta imajı yazın. Raspberry ye koyun. Çalıştırın.
  5. DGT elektronik satranç tahtanızı da açın ve bekleyin. Birkaç saniye sonra dıtdıt… ekranda picochess yazısını göreceksiniz. Yukarıda bahsettiğim vatandaşımızın videosunu seyredip kullanmayı da öğrendikten sonra güzel güzel yenilirsiniz çünkü 3000 ELO ya yakın bir satranç motoru kullanıyor. Yani ben seviye  9-11 arası zor yeniyorum. 20 seviye var. Süreyi arttırırsanız daha da yenilmez oluyor.
  6. Daha ileri gitmek ve raspberry yi wifi nize ayarlayıp yeni versiyonları otomatik yüklsein istiyorsanız bundan sonraki yazımı okuyun. Ama o zamana kadar bence biraz oynamalısınız.
  7. (Not: hiçbirinizin bu yazıyı sonuna kadar okumadığını, laf olsun diye şöyle bir baktığınızı, hiç bir şey anlamadığınız için ammaaaan, boşver deyip başka şeye yöneleceğinizi biliyorum. Zaten maç anlatsam da farketmezdi. Baştan da dediğim gibi bunu kendime ayak izlerimi takip etmem gerekirse diye rehber olarak yazdım. Eğer ilgilenen olursa bana mail yolu ile ulaşırsa sorularına cevap vermeye çalışırım. Tabi mailimi ulu-orta yazmadım biraz arayın bakalım.

Satranç

Lisede arkadaşım adını hatırlayabildiğim kadarıyla Nurhan İneç, bir gün arkadaşım Kaya Köksalan sayesinde lise satranç takımına beni alıp dördüncü masada sonra da ikinci masada takıma soktuğunda kocaman kırmızı bir açılış kitabını da aldırıp kanıma girmişti. Satrançta ilerleyecektim. Liselerarası turnuvada biraz şansım yaver gitti biraz da Nurhan ile çalışmalarımız sonuç verdi, 1350 ratinge kadar çıkmıştım. Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği bir turnuvadan sonra hem resmim çıkmıştı hem de ratingim belli olmuştu. Sonra daha da yükseldi. Şimdilerde artık emekli olma çağına geldiğim için hobilerime daha fazla vakit ayırmam gerektiğini farkettiğimden beri tekrar çalışıyorum. Ratingim bilmece bumacalara göre 1600-1800 arası, bana göre 1400 cıvarı. Yıldırmda 1100 bile olamam gerçi. Beyin hücrelerim kireçlenmiş belli ki.

Ama ne yaptım ettim kendime satranç dünyasında bir yer açmaya karar verdim. Oğullarım ile oynamak zevk verse de en yakın arkadaşım Turgay Akgün artık inzivaya çekildiği için rakip bulmak zorlaştı diyerek bilgisayar ile oynamaya başladım. Bu da kesmedi, kendime bir DGT elektronik satranç tahtası aldım. O da kesmedi picochess isimli bir “dedicated” satranç bilgisayarı yaptım.

Bu sayede picochess isimli programı ve raspberry pi isimli mini bilgisayarı ve dahi linuxu öğrenmeye başladım. Bir taşla iki kuş. Ne ala.

Burada tecrübelerimi yazacağım. hem bir şeyi baştan yapmam gerekirse geçtiğim yolda ayak izlerimi takip edebileyim diye, hem de ilgilenen varsa yardım edebilmek için.

Bu konuda gerekli herşey internette var. İlgileniyorsanız benim yazımı takip edebilirsiniz.

İlk yazım picochess in wireless inize tanıştırılması ile ilgili olacak.

 

Çobanın oyu ile benim oyum meselesi

Kabak çekirdeğini severim. Muhtemelen kast edilen bu değildir. Kabak tadı verdi… Her halde kabak yemeği.. Kabak genlerini karpuza verdikten sonra tadı tuzu kalmadı. Kesin bu kabaktır bahsedilen.

Çobanlık bir kere kolay iş değil. İnsanları kumanda etmek bu kadar zor iken bu kadar hayvanı sabah evlerden toplayıp gezdirip akşam evlerine bırakmak kolay iş olmasa gerek. Çocuk bakmak daha zor. O konumuz değil.

İstemediğimiz insanlar halk oyu ile seçilince hemen çıkıp birisi bu cümleyi kullanıyor. Çobanın oyu ile profesörün oyu bir olabilir mi diye.

Sap ile samanı karıştırmak deyimi ne güzeldir. Anlayana.

Oy vermek bir haktır. Para ile olmadığı sürece bu hakkın tadını çıkarın. Kapitalizm bu kadar vahşi olduğu sürece gelecekte parası olan daha çok oy verecek. Daha mı iyi?

Oy vermek beş dakika. Geri kalan zamanda yani kaç beş dakika. Bu sürede de Seçilen kişiler iş görüyorlar veya görmüyorlar.

İşte tam burada sap ilde saman ayrılıyor. Seçen hak kullanıyor. Demokrasinin hakkı. Ama seçilen cahil veya vatansever, halk ya da pasta sever, bu daha önemli. Profesör olduğum için değil, bunu söyleyenler açısından yazdım. Başka bir meslek olabilir. Amaç nedir? Amaç yok. Amacın olmadığı yerde her şey olabilir. Amacımız sanayi ise Mühendisi seçelim. Ne işimiz var alaylı politikacılar ile.

Amaç istanbul da binlerce gökdelen yapmak, ormanları kesip, yani kanallar yaratıp istanbul u genişleip para kazanıp arap ortaklara verdikleri sermayeyle işte bunları yaptık demek ise şu andaki yönetim doğrudur ve “çoban” işini doğru yapmıştır. 

İtiraz etmeniz gereken çobanın zavallı bir oyu değil, çocuklarımızın ağaçları, ormanları geleceği arap sermayesine ve ortaklarına satılıyor. 

O koca gök delenlerde bir daireniz yoksa siz de bana katılın, düşünün, nereye gidiyoruz?

Çok saçma gelmedi mi şimdi oy verenin ne iş yaptığı? Oy verilen tüccar olmamalı yeter. Gerisi gelir.

Genel kategorisine gönderildi

Maalesef çok kavgacıyız

Metrobüste yanıma oturan genç çok yayılıp bir de az çalışan klimalara rağmen dirseğini kolunu göbeğime değdirip bundan bir utanç duymayınca kendisini kibarca uyardım. Biraz toparlarmısın abicim, rahatsız oldum dedim.

Bundan sonrası tam kindar gençlik..

Aylardan ramazan. Bende oruç yok. Sebebini bilen biliyor. Hesap vermeyeceğim. Elimde yarım şişe su var. Otobüste içmiyorum sadece elimde tutuyorum. İçsem de olur ama öyle bir terbiye görmedik.

Sen ne diyon (bana hitaben) 

Biraz toparlansan iyi olur dedim. 

. Lan bu otobüste bu kadar adam oruçlu, yaşından başından utan. 

????

Bana bak, haddini bil. Ben sana ne diyorum sen bana ne diyorsun. Toparlan çabuk burayı babanın koltuğu değil. Kimseyi rahatsız etmeye hakkın yok.

Gözlerini sıkıca kapatır, içinden dua ediyor gibi bir şeyler mırıldanır. Anlamını biliyor mu? dua mı ediyor, şu adamın gözüne nasıl yumruk atarım mı diyor belli değil. Eller yumruk.

Bir hareket yapsaydı o yarım suyu içirecektim ona orada.

Siz ne biçim magandasınız ? Eskiden geceleri çıkardınız şimdi her yerdesiniz.

Rahmetli anne annem ramazanda oruç tutup ondan sonra da abuk subuk şeyler için orucu bahane ettiğimiz zaman, bana mı tutuyorsun orucu!, Der kızardı. Şimdi toplumun hassasiyeti adına baskı aracı oldu. Gidip tanımadığın koreli adamın dükkanını basan maganda sizce nerede palazlanıyor? Bunlar nereli?

Gidin biraz adam olun ama geri gelmeyin. Sizden kimseye fayda yok.

Genel kategorisine gönderildi

Kahrolsun insanoğlu

Dün İstanbul da polislere kahpe bir saldırı sonucu bir çok genç hayatının baharında öldü. Oradan geçen martı şaşkınlık içinde kaçtı. Kedi bir ağaca tırmandı. Kalbi güp güp atıyordu. Kaldırım taşları bile şaşkınlık içinde idi. Karşıda eserini seyreden terörist ‘oh ne güzel oldu, barış a bir adım daha yaklaştık’ derken sevinç içinde idi. 

Onu ne martı,ne kedi ne de kaldırım taşı anladı. Onu sadece kendi cinsini öldüren yamyamlar anlardı.

Ben ise radyo karşısında şaşkın :’Allah soyunuzun sopunuzun bin türlü belasını versin hayvan oğlu hayvanlar ‘ diyebildim.

Oysa hayvanların bir suçu yoktu da ben katillere insan diyemedim.

Genel kategorisine gönderildi

Valla işe yaradı (Pilates maceram)

Obez olmak çok fena. rejim yapıyorsun yapıyorsun, bir türlü kilolar gitmeyince bu sefer de başka şeyler arıyor insan. Üç günde beş kilo, uzakdoğudan gelen bu hap ile mucize….????

“Abi bunu bir arkadaşım kullandı. On günde iki kilo verdi. İştahı tamamen kapatıyor. Alıyorsun ister istemez. Almazsan ayıp olur kendine. O ne hiç bir işe yaramıyor;hatta ölenler mi ararsın gencecik.

Enfekte böbreği için yazdığın antibiyotik tedavisini zarar verir diye kullanmayan insanoğlu Hindistan dan filan gelen kaplan şeysi görünce aman zayıflatıyorsa hemen kullanayım diye lüp götürüyor…Ne bir araştırma ne itiraz.

“Abi öyle olmaz. Düzenli spor yapacaksın.”

Tam üç kez spora (yani badi bilding) yazılıp parasını da ödeyip gidemeyip yaktığım için eve alışveriş yaparken indirimde olan  (evde pilates cd si filan gibi bir şeydi) pilates cd sini alıp onu da seyretmeyip kendime bahaneler ürettiğim zamanlardı. Yok efendim pilates te neymiş, toplarla yapılan hamilelere yönelik bir uzakdoğu sporuymuş filan gibi kendime söylediğim yalanlardan yıllarca sonra hayat beni öyle bir noktaya getirdi ki, bildiğiniz mide küçültme ameliyatında muhteşem bir sonuç elde ettikten sonra kendime söz verdiğim, “daha uzun yaşamak için sağlığıma önem vereceğim” projesine sadık kalarak bundan sonraki yazıma konu olacak olan doktorum Nilay Ergen Hanımefendinin önerisi ile SML Pilates e İsmail Hocaya gittim. Ve o acayip yaylar, kordonlar, masaları görünce gözlerim ister istemez topları aradı. Toplar bir kıyıda hiç daha önce görmediğim başka başka aletlerin yanında kuzu kuzu oturuyorlardı. İsmail Hoca ve ekibi son derece canayakın, güven veren ve güleryüzlü oldukları için kendimi kaderin kollarına bıraktım.  Ben pilatesi sadece hanımların yaptığı topla ve gerilme hareketleri ile günün stresini atacağınız ” Light” bir spor sanıyordum. Yani 20 Nisan 2016 da İsmail Karagöl Hocamın SML pilates kursuna başlayana kadar.

Tam da şöyle bir duruşum vardı..

Ben pilatesi topla oynanan oyun sandığım zamanlardaki duruşum

Ben pilatesi topla oynanan oyun sandığım zamanlardaki duruşum

Çooook uzun süredir hamallığını yaptığım göbeğim gitmiş olmasına rağmen sanki gitmemiş gibi onu taşımak için iki büklüm olmuş sırtım kambur gibi durmama neden oluyordu. Dengeyi sağlamak için de göbeğim olmadığı halde hafifçe öne çıkmış karnım ile omuzlarım birbirine yakındılar. Çünkü yılların yorgunluğu sırtımı büktüğü kadar duruşumu da bozmuştu. Etrafınıza bakın, insanlar yaşlandıkça omuzlar çöküyor. İşte bu omuzlar çökük, sırt kambur ve karın ileride duruş belli bir yaştan sonra daha da belirgin hale geliyor. Böyle duran kişilere dinamik demezsiniz. Hatta bezmiş dersiniz yaşı kaç olursa olsun.

İsmail Hoca çok dinamik bir hoca. Onunla çalışma sırasında saatin nasıl geçtiğini unutuyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ders bitmiş. Tabi bunda pilatesin çok eğlenceli olması da rol alıyor. Bir zamanlar Sümer ile gittiğim vücut salonunda ikimiz sırayla bir dambıl’ı  veya aleti bekler, “puf puf” üç seanstan 20’şer bilmem ne kadar tekrarla hareket yapar,  ağırlık değiştirir, aynada kendimize bakar , kendi kendimize pazu yapmaya ve zayıflamaya uğraşırdık. İlk gün gelip hareketleri gösteren “jimnastik” hocası arada bir gelir, naber beyler, nasıl gidiyor, pilav tavuk göğsü yiyor musunuz? bizden protein tozu da almayı unutmayın avrupadan yeni geldi” filan der giderdi. Ayda bir pazularımız belimiz ölçülür “oh oh! iki santim daha kas yaptım” diye övünülürdü. Sonunda Sümer bel fıtığı gibi bir şey oldu, ben de arkadaşsızlıktan vücut geliştirme işini bıraktığım için şişman oldum 🙂

Nedir bu pilates?

Pilates bir Alman soyadı. Almanlar her bir şeye bitkisel çözüm arayan, onun sapı bunun çöpü kaynatıp ilaç yapan bir toplum. Sanki bizimle bir akrabalık var gibi geliyor zaman zaman…iki tane önemli kitap yazmış.  her bir egzersizin çok kez tekrarı yerine daha az sayıda, tam, kontrol ve belirli bir biçim içinde uygulanması tercih ediliyor.

(Bu adresten pilates videolarına ulaşabiliyorsunuz:

http://www.pilates-marybowen.com/videos/samples.html )

Konsantrasyon : Pilates yaparken hareketlere yoğunlaşmak ve kullanılan kasların çalışmasına dikkat etmek gerekiyormuş.
Kontrol : Pilates metodunda kontrol önemli. Pilates kontrolün kitabını yazmış...(Return to Life through Contrology ve Your Health: A Corrective System of Exercising That Revolutionizes the Entire Field of Physical Education.)
Merkezleme : Merkez, göbek, bel, sırt ve kalça çevresidir. İç organları ve omurgayı yerinde tutan kas sistemlerini içerir. Bedenin duruşunu ve esnemeyi, sonunda da uzamayı sağlıyor.
Akıcı hareket : Hareketler acele edilmeden, her noktadan tek tek geçerek ama aynı zamanda hiç duraksamayarak yapılmalı.
Kesinlik : Hareketlerkafaya göre evde tv ile değil, bir hoca gözetiminde yapılmalı bence. Kaçıncı seansa geldim. Hala hocam oramı buramı eleştiriyor ve düzeltiyor. Bazen nefes bile almayı unutuyormuşum. Dün çok güldük gerçekten de harekete konsantre olayım derken nefes almayı unuttum…
Nefes : Nefes alıp verme, panik olmadan sırtın arkasına ve altına derin nefes alıp bütün nefesi tamamıyla dışarı üflemek yoluyla olmalı. Şimdi burada böyle bir tarif çok kafakarıştırıcı.Ama şunu söyleyeyim yanlış nefes alıyoruz. Şimdi nefes alıp verirken karnımı yani merkezimi sıkıyor ve dik duruyorum istemeden. Çok farkediyor.

Birkaç türlü pilates var. Bunları da pilates hocası anlatsın artık. Deneyin görün.

Merkezi kuvvetlendirmek önemli olduğu için her harekette dikkatli  yavaş titiz kontrollü olacaksınız. Siz biseps çalışıyor sanıyorsunuz ama bir bakıyorsunuz daha bir kaç ders sonra duruşunuz değişmiş..bkz ben!

Saatlerce dambıl denen şeyi hah..huhhh.. Kaldır indir yapmadan oyun oynar gibi tüm vücut formda…

Tavsiye ederim. Kendinize böyle bir hediye yapın yaz gelmeden.sırt ağrısı  kalmasın.

İşte geldiğim son durum:

Karın İçeri, sık sık sık, omuzlar aşağı... Meğer ne kadar kasımızı kullanmadan yaşıyormuşuz.

Karın İçeri, sık sık sık, omuzlar aşağı… Meğer ne kadar kasımızı kullanmadan yaşıyormuşuz.

Duruşum değişti. Merkez kontrol altında, nefes kontrolü var. Omuzlar olması gereken yerde. Yorgunluktan ve zayıflıktan göbeğe yakın değil. Uzun süredir kullanmayı unuttuğum ne çok kas var bir bilseniz. Hocamın dediğine göre bu kasları tekrar kullanmaya başladıktan sonra yürürken de dengeniz artacak ve kolayca devrilmeyeceksiniz.

İlk fırsatta buraya bir video ekleyeceğim. Zayıflama yolunda hangi aşamaya geldiğimi göreceksiniz. Taktım kafaya bir kere, sağlığıma kavuşacağım.

image image

İsmail Hoca ile tanışmak isterseniz adresi internette var: http://smlpilates.com/

Hatta size Pilatesin mucidi Joseph Hubert Pilates resmini görüp vay be demeniz için bilgileri aldığım siteye de yönlendireyim:

 https://de.wikipedia.org/wiki/Pilates

Neymiş: Önyargı fenaymış. Pilates ruh ile bedenin dansıymış.

Genel kategorisine gönderildi

Pilates yazısı yarına kaldı.

Bir ön bilgi vereyim:

Böyleydi duruşum:

Ben pilatesi topla oynanan oyun sandığım zamanlardaki duruşum

Ben pilatesi topla oynanan oyun sandığım zamanlardaki duruşum

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

böyle çalıştım:

Başka resimler de gelecek

SML Pilates ile

Onuncu seansta böyle:

Karın İçeri, sık sık sık, omuzlar aşağı... Meğer ne kadar kasımızı kullanmadan yaşıyormuşuz.

Karın İçeri, sık sık sık, omuzlar aşağı… Meğer ne kadar kasımızı kullanmadan yaşıyormuşuz.

 

Pilates konusu hayatımı değiştiren önemli bir karar. Mutlaka paylaşmalıyım. Azzzz sonraaa!

Obez beyin’i yenmek lazım

hocamın

Şunu okuyun:

Ameliyatımı yapan Yard Doç Dr Bora Koç Hocanın beni korkutan sözleri

Oralara gitmeye üşenenleriniz için buraya aldım:

DİKKAT!!!

Obezite ile mücadelede “psikolojik açlık” ve “psikolojik durumun yemeğe yansıtılması” sorununun asıl tedavi edilmesi gereken bir durum olduğunu her fırsatta vurgulamaya çalışıyorum.

Size 6.ayını tamamlamış bir hastamdan örnek vermek istiyorum, kendisinin ismini kullanmayacağım ve kendisinin durumunun diğer hastalarımıza da örnek olması gerektiğini düşünüyorum.
Uzun yıllardır kiloları ile mücadele eden, kilo nedeniyle kan şekeri bozulmuş ve ameliyattan başka çaresi olmadığını düşünen bir hastamızı başarılı bir süreç sonrası hastaneden taburcu ederek rutin kontrollerine başladık. İlk kontrollerinde, yapılan en büyük yanlış olan “daha önce ameliyat olmuş hastaların deneyimlerini” bizim önerilerimizden üstün tutup kendi kendini tedavi etme arzusunda olduğunu gözlemledik. Hastasını sadece kendi takip eden bir hekim olarak her görüşmemizde kendisine bu durumun yanlış olduğunu ve söylediklerime ilave bir şey yapmaması gerekliliğini konuştuk. 1.ayında yemek yiyemediği için küçük kızına “şiddet uyguladığını” da ortaya çıkaran bizdik ve bu durumun tedavisi için ben ve psikoloğum elimizden geleni yaptık. Kontrollerini daha da sıklaştırarak içinde bulunduğu bu psikolojik durumun tedavisi için farklı yaklaşımlar denedik. Karşımızda makaleler okuduğunu söyleyerek obezite konusunda oldukça bilgili biri olduğunu düşünen, belli bir sayının üstünde ameliyat yapıp hastaları kendi takip edip kendince bir deneyimi oluşmuş bir hekimin kendi deneyimleri ile değil de neden bilimsel doğrularla hareket ettiğini düşünemeyen ve içinde bulunduğu sosyal-kültürel durumu kabul etmeyen bir hastanın olması bizi başarısız olacağımız konusunda uyarıyordu. Israrla yapma dememe rağmen kendisine göre çözümler yaratması; yağ yakmak için değişik beslenme şekilleri?, ağır spor yaparak kilo verimini hızlandırma düşüncesi?, midesini su ile doldurarak tokluk hissi yaratmaya çalışması?, değişik vitaminler tüketme arzusu? Saç dökülmesini aldığı vitaminlerle önleyebileceği düşüncesi?, mide by-pass ı yapılınca kesinlikle tekrar kilo almayacağı ve yiyerek zayıflayacağı düşüncesi? aslında kendi dolayısıyla bizim başarısız olmamıza neden olacaktır.
Tıp profesörü olmuş kişilerin bile yaptığımız operasyondan sonra söylediklerimiz dışına çıkmamaları, karşılaştıkları sorunları bizle paylaşıp çözümlerini bizde bulmaları, bize inanıp makaleler okumamaları inanın onların bu hastamızın okuduğu makalelere ulaşamadığı ya da İngilizce bilmemelerinden değildir.
Aslında burada ısrarla vurgulamak istediğim ameliyata karar verdiğiniz ekibe güvenmelisiniz, inanın sadece bu işle uğraşan ekiplerin bilgi ve tecrübesi sizden fazladır, siz 3-5 tane örnek hastaya bakarak hayatınıza yön veremezsiniz, bilim milyonlarca verinin analizidir.

Özetle diyor ki bilenlerin sözlerini dinleyin. Kendiniz gibi hasta olanların kurduğu gruplarda siz yanıltılmakla kalmaz, içinde bulunduğunuz psikolojik durumun farkına bile varmazsınız.

Hoca başka bir yazıda diyor ki:

Lego etkisi

“LEGO” etkisi nedir? Obezite cerrahisi sonrası dikkat edilmesi gereken en önemli durum nedir? Obezite cerrahisi geçirecek hastalarda oluşan ya da oluşturulan en büyük yanlış “Ameliyat sonrası süreçte her şeyi yapabilirim! Zaten midem küçük! Her şeyden az da olsa yiyebilirim!” algısıdır. Bağımlılık yaptığı kanıtlanan bazı gıdalar vardır ve eğer siz iştahınızın minimal olduğu dönemde hayatınızdan bunları çıkaramazsanız bir gün bu gıdalardan ameliyat öncesi miktarlarda yiyeceğinizi göreceksiniz. Cerrahi müdahale geçiren hastaların % 70’i bu durumu kendi kendine başarabilirler ama % 30 hasta ilave bir tedaviye ihtiyaç duyarlar ve bu “bağımlılık + yoksunluk sendromu tedavisi” ni içermelidir.

Katı gıdalara başladığınız dönemdeki miktarlarınıza alışmanız gerekecektir. Bunun için kullanılan psiko-analiz ve psiko-terapi teknikleri size yardımcı olacaktır. Eğer siz başlangıç miktarlarınıza yenilerini ilave ederken mevcut miktardan bir miktar çıkaramazsanız aylar ilerledikçe miktarlarınızın arttığını göreceksiniz. Miktar artırımına gittikçe, ameliyat olan hastaların anlamsız şekilde korkulu rüyası olan midenizin büyümesine neden olacaksınız. Özetle miktarlarınızın üstüne koydukça üst üste birleştirdiğimiz Legolar gibi bir noktadan sonra yıkılacaksınız yani kilo almaya başlayacaksınız! İşte biz buna “Lego Etkisi” diyoruz.

Yani özetle diyor ki midenizi büyütmeyin. Hazır bunca yol gitmişken acı patlıcanı kırağı çalmaz diyerek bir lokmadan bir şey çıkmaz deyip “bir lokma bir lokma” midenizi büyütmeyin. Yardım alın. Bu konuda uzman insanlar size yardım edebilecekler. Böyle bir durum var ve uzmanlar bunun farkında. Ayrıca tedavisi de var.

Operasyon ekibi sadece Cerrahlardan oluşmadı. Bariatrik Klinik Psikolog Hazal Kılıç başından beri yanımda. O günlerde “amma zayıfladım dediğim resmimizi koyuyorum:

Klinik Psikolog Hazal Kılıç ile İstanbul Obezite Akademisinde üçüncü haftamda çektirdiğimiz resmim

Klinik Psikolog Hazal Kılıç ile İstanbul Obezite Akademisinde üçüncü haftamda çektirdiğimiz resmimiz. Aslında ilk durumuma göre çok iyiyim. Ama şimdikine göre ohooo. Çok fırın ekmek gitmesi gerekiyor.

En çok şu yazısı kafama dank etti, onu da paylaşayım kendi yazıma başlayacağım:

Tıkınırcasına aşırı yeme bozukluğu, çeşitli sebeplerden dolayı ortaya çıkan hayati sorunlara yol açan belirti ve bulgular ile ciddi komplikasyonlara yol açan bir rahatsızlıktır. Kişi büyük miktarlarda yiyecek tüketir ve yeme davranışı üzerinde kontrol kaybı hisseder, tekrarlayan aşırı yeme dönemleriyle yaşar.

DUYGUSAL OLARAK AÇ MISINIZ?

Duygusal olarak acmisiniz? Diye sorduk ve birkaç basit yöntemle duygusal yeme isteğinizi kontrol altına alabilirsiniz dedik.

 

PEKİ NE YAPMALI?

1.Öncelikle sizi yemek yemeye iten nedenleri ve ne yediğinizi farkedin. Bunları bir yere mutlaka not edin. Sorunun temelini bulun ki bir sonraki atakta ne ile karşılaşacağınızı daha iyi bilesiniz.

2. Biraz su için ve yeme kararı vermeden önce sakinleşmeyi bekleyin.

3.İstek geldiğinde dikkatinizi dağıtacak yöntemler geliştirin. Bunlar yaparken zevk aldığınız şeyler olursa daha iyi olacaktır.

4.Dışarı çıkın, yürüyüş yapın. Egzersiz açıkma ataklarını azaltır. Doğru uygulayacağınız nefes egzersizleri de bu konuda faydalı olabilir.

5.Etrafınızda ve yanınızda ameliyat sürecinize zarar verecek yiyecekler bulundurmaktan kaçının.

6.Düzenli beslenin. 3 ana öğün 2 ara öğünü mutlaka yapın. Unutmayın ki kilo almanın büyük bir nedeni de düzensiz beslenmeden kaynaklanır.

Ve esas beni kalbimden vuran, herkesten sakladığım gerçekleri ortaya çıkaran sözleri (ki yazım bunun üstüne olacak)

GECE YEME SENDROMU (NIGHT EATING SYNDROME )

Kişinin gün içinde alması gereken gıdanın %50’sine yakınını akşam öğünü ile bir sonraki günün ilk öğünü arasında yeme durumudur. Haftada 3 gece en az bir kez uyanma ve uyku problemleri, gece uyanma sırasında yüksek kalorili atıştırmaların yapılması, bu durumun en az 3 ay sürmesi, yedikten sonra suçluluk hissidir. Gece yeme sendromu kişinin uykusu bozulurken eş zamanlı açlık hissetmesiyle ortaya çıkar. Bu ya uyku düzeninin bozulmasından ya da yeme bozukluğundan kaynaklanabilir. Kişiler genelde uykuya dalmakta güçlük yaşar ve uyandıklarında çoğu zaman kontrolsüz şekilde yemeye yönelirler. Bu kişilerin çoğu gece yeterli uyku uyuyamadıkları için bu durum günlük yaşamsal süreçlerini olumsuz yönde etkilemektedir. Gündüzleri uyuklar vaziyette dolaşırlar, sabahları ise sersemlemiş bir vaziyette uyanırlar ve çok öfkeli olurlar.

Şimdi size eski bir günümü anlatacağım. Kendimden saklıyordum gerçekleri ama eşimden saklayamıyordum. O beni sevdiği için fazla sesini çıkartmıyordu belki ama bunları bu operasyonu olduktan sonra gittiğim yolda psikoloğumdan duymak açıkçası beni rahatsız etti. İnsan en çok kendisine yalan söylüyormuş. Psikologların mahareti bu olsa gerek. Seni senden iyi tanıyorlar.

Kısaca bir akşamımı anlatayım isterseniz:

Akşam boğaz köprüsünden geçmeye çalışırken günün yorumunu yapacak kadar sağlıklı olmak bir yana aklım hiç bir şeye çalışmaz, ellerim de açlıktan titremesin diye direksiyona yapışmış olarak eve varacağım anı düşünürdüm. Saat yedi- yedibuçukta eve vardığımda keşke arabamda bir atıştırmalık bulunsa idi gibi bir şeyler beyin hücrelerinde hareketlenir ama günün bulanıklığı içinde ben bile farketmeden nirvanaya giderlerdi. Akşam sofrasına oturduğumda bunca saatlik açlığımın acısını tabağıma doldurduğum yiyecekleri elimden geldiği kadar çabuk yiyerek çıkardığım için herkesten önce sofradan kalkar ve gün içinde yaşayamadığım kendi hayatımı yaşamanın planlarını yapardım. Mesleğim gereği hep başkaları için düşünmek, karar vermek, bir şeyleri geciktirmemek, yemek saati ya da ara öğün saatinde gelen hastaya, arkadaşıma, tıbbi tanıtım görevlisine, vsvs “hayır bekleyin ben yemeğe gitmeliyim, biraz beklerseniz size bakarım” diyememekten kaybettiğim zamanı evde kimse karışmadığı için keyifle geçirmenin hazzını dilimin kenarlarından süzülen kola veya dondurmanın tadı ile bertaraf ederdim. O da pek sürmezdi aslında, çünkü o dondurma daha dilimde şöyle bir gezinip, karamelin tadını damağıma nakledemeden mideyi boylardı. Tabi damağım duruma fena halde bozulduğu için beynime şikayet eder ve beynimin yönlendirdiği ayaklarım tüm yükü çekmeyi göze alarak buzdolabında deminki porsiyondan kalan dondurmanın geri kalanını damağıma söz verdiği gibi kaseye koyardım. Tabi yaramaz dilim yine muzipliğini gösterir ve lap-lup demeden yutardı. Nasıl bir duygu bu acelecilik, nereden geliyor, çocukluğumun hangi karanlık köşesinden geliyor belli değil. Ama meslek yıllarımda bunu çok geliştirmiş hatta rekorlar kırmıştım. Bugün bir doktorun kapısında beklerken kendinizi düşünün; Asistan doktor saat 12 olduğunda kapısında saatlerdir beklediğiniz poliklinikteki kapıdan çıkıp “ben yemeğe gidiyorum ne haliniz varsa görün saat bire kadar lokmalarımı yavaş yavaş çiğnemeliyim, yemeğin keyfini çıkartmalıyım, yoksa obez olurum, ileride mide küçültme operasyonu bile gerekebilir, karaciğerim yağlanır, psikolojim bozulur, tansiyonum yükselir” diyor. Herhalde dayağı yemişti. Tuttuğum gece nöbetlerinde çuvalla rasyon dağıtılır ve hepsi ziyan olmadan yenirdi. Toplantı kokteyllerinde gittiğiniz büyük ve meşhur otelin aşçılarının hazırladığı muhteşem lezzetlerdeki yemekleri hepsinden tadmak için bir tabağa sığdırmak zorundasınız. Eh, tabaklar da büyük olunca kolay oluyor haliyle..

İşte bu birikimler nedeni ile hızlı yemek zorundasınız. Rahmetli hocam Prof Dr Sami Zan demişti ki “mezarımızı dişimizle kazarız” “Evlatlarım, her lokmayı 28 defa çiğnemelisiniz”. Ne yazık ki bana söylediğini algılayacak kadar bilinçli değilmişim. İşte bu sürate kimse yetişemesin diye bir kaç saniyede yediğiniz akşam yemeği açlıktan bayılmak üzere olan beyninize besinler gittikçe hızlı bir mutluluk veriyor ama ardından mutluluğunuz erken bitme sorunu yaşadığı için bir yemek yeme silsilesine girmek zorundasınız. İşte böyle böyle biriken kilolar sonunda aynalara hiç bir zaman yandan bakmamanıza neden oluyor.

Akşam yemeğinden sonra ne yaparsanız yapın keyif almalısınız. Mesela bir şey okuyacaksınız. Elinizde bir kuruyemiş kasesi mutlaka olmalı. Ya da cipsin kıtırtısı kulaklarınızı tırmalamalı. Bir dizi izleyecekseniz bir kase süt ve içinde diyet için aldığınız müsli ve tercihan içinde üzümlü olanlardan yavaş yavaş tadını çıkarta çıkarta yenmeli. Çünkü artık eliniz ayağınız titremiyor ve yavaş yeme emrini algılayabilecek bir irade! var. Şimdi dizi film bitti. Birazdan yatmalıyım çünkü yarın çok erken kalkılacak. Dur.. O ne.. Dolapta geçen alışverişte aldığım Şokellanın dibi duruyor. Şimdi yemezsem yarın akşama belki evdeki başkası yer bitirir. Haa bir de eşimin yemediği pidenin öteki yarısı var. Onu da gece uyanırsam hatırlamalıyım. Çünkü yarına kalırsa taş gibi olur yenmez…

Dur aslında gece yersem kendime haksızlık olur. Ben gece yiyenlerden değilim ki. Hemen yiyeyim de ağlamasın..

..bir kaç saniye sonra…

Off ya kendimi tutamadım. Neden yedim ki bu pideyi. Pişman oldum şimdi. Aslında yemesem daha iyiyidi. Karnım da aç değil. Ama yedim işte. Pişman olsam da kimseyi ilgilendirmez. yarın hanıma da bayatlamıştı çöpe attım derim. Hatta ruhu bile duymaz. O benim gibi buzdolabı kurdu değil.

Büyük bir hevesle aldığım “withings” terazi internete bağlanıp seri olarak tartıları topluyor ve bir grafik çıkartıyor. Onu aldığımdan beri huzurum kalmadı. Çünkü her sabah yataktan kalkıp yüzümü yıkamaya giderken yolumda duruyor ve genellikle üstünden atlıyor olsam da bazen takılıp tartılıyorum. Meret öncekilere göre hafızasından bir grafik çiziyor ve son ölçümden sonra kilo aldıysam utanmadan yüzüme çarpıyor. Aslında amacım da bu değil mi. Bu nedenle hemen rejime başlıyorum ve kahvaltıda sadece hafif şeyler yiyip bugün artık rejime başlayacağıma hatta yazılıp ta gitmediğim sporuma gideceğime kendime söz vererek evden dışarı adımımı atıyorum. İşte rejime başlama kararının verildiği mutlu an. Her sabah bu mutluluğu tatmazsam olmuyor.

Sonunda opere oldum ve bunu biliyorsunuz zaten. Uzun uzun yazdım. Ondan sonra bu gariplikler bir süreliğine kalktı. Bir süreliğine diyorum çünkü hep gördüğüm başarısızlık hikayeleri var. Baklavayı böreği blender den geçirip mideyi büyütenler mi ararsın, Opere olupta yediği herşeyi instagramda paylaşanları mı ararsın. (Buna da değinmeden geçemiyeceğim, kadının biri benimle aynı zamanda başka bir yerde, psikolog desteği olmadan opere oldu, hala bir tabak yemek yiyor, dolmalar yapıp hava atıyor; insan bari bunu yayınlamaya utanır. İsmini söylemeyeceğim. Kendisi medyadan galiba. Bir gün bu satırları okursa üzerine alınır ve bir psikoloğa gider inşallah) Bir ara bir Foruma girdim bir arkadaşımın yardımı ile, forum gizli, yani üyelik için davet gerekiyor. Yani doktorlarından psikologlarından filan gizli. Ya da doktorları önem vermiyor. Kesip yolluyor, kesip yolluyor.. Millet tabağına koyduğu altı tane köfteyi marifetmiş gibi yiyor ve hava atıyor. Bir iki defa müdahale ettim. Sen kimsin filan gibi dayılanınca ruhum sıkıldı ve terk ettim. Başka bir arkadaşım da bir devlet hastanesinde opere edildikten iki hafta sonra doktoru net olmadığı ve ikinci hafta katı gıdaya başla diyerek bir yumurta ile bir dilim beyaz peyniri birlikte yediği için çok rahatsız olmuş, “Yani Hilmi Bey o lokma midemden çıkıncaya kadar akla karayı seçtim. Sonra doktoruma sorunca ya onu ye ya onu diye cevap aldım demişti. O zaman anlamıştım ki iş sadece operasyon değil. Oysa o sanırdım hep.

O hafta kontrole gittiğimde Doktorum Bora Koç sanki arkadaşımla olan konuşmamı biliyormuş gibi (nasıl demeyin hocalar bilir) “yarım yumurta kadar yiyeceksiniz. Eğer yanında zeytin yemek istiyorsanız yarım yumurtadan bir zeytin kadar eksik yiyeceksiniz  miktar değişmeyecek” dediğinde pek çok “ameliyatzede”nin aslında nedenini anladım. Bu insanlar yol gösterilemediği için işi bitti sanıyorlar ve hızla verilen kiloların sarhoşluğu ile beyindeki obezitelerini unutup günün birinde yine buzdolabını aşındırıyorlar. Sizde de bu durum varsa lütfen psikoloğumun yukarıda kırmızı harflerle üzerinde durduğu yöntemleri kullanmalısınız ve gerekirse buzdolabının kapağına kilit vurmadan önce psikoloğa gitmelisiniz. “E kardeşim bu ameliyatı neden oldun o zaman!” demezler mi adama? Hadi demediler. Siz içinizden kendinize her dakika sorduğunuz bu soruya bir cevap bulamıyorsanız neden gitmiyorsunuz psikoloğa? İşte insanoğlu. En güzel yalanları kendine saklıyor.

Siz siz olun psikoloğunuzu kandırmayın. Çünkü aslında kandırdığınız kendinizsiniz!

PS: Aslında hedef beyninizi formatlamak. Her insanın midesi alınmıyor. Ama kilo almıyorlar. Neden? Çünkü onlar frenlerini kullanıyorlar. Bu fren herkeste var. İşte onu kullanmayı öğrenmek ise en az altı ay sürüyor. Bunu öğrenmeden hadi git az birşey ye demek revizyon operasyonu dediğimiz ikinci operasyonlara zemin hazırlıyor. Madem girdiniz bu yola. gerekirse onu da olacaksınız. Dönmeyin bu yoldan. Siz sadece metodu bilmediğiniz için yanlış yola saptınız. Ama uzmanlar bu işi biliyor. Uzmanına gidin ve beyninizi traşlatın.

Bariatrik Diyet Uzmanı Melike Haroğlu İle Sağlıklı Pozitif Yaşam da post op dördüncü aydaki resmimiz.

Bariatrik Diyet Uzmanı Melike Haroğlu İle Sağlıklı Pozitif Yaşam da post op dördüncü aydaki resmimiz.