Kanın fabrikası yok. Ama bunu sadece ihtiyacımız olduğunda hatırlamayalım lütfen

En çok ihtiyacımız olduğunda bulamadığımız zaman üzüleceğimizi biliyoruz. Ama hiç bir zaman ihtiyaç duymayacağımızı da düşünüyor olabiliriz. Ancak bir grup hasta var ki, doğduklarından itibaren bütün ömürleri boyunca başkalarının ürettiği kana ulaşmaları gerekiyor. Ne büyük bir heyecan olduğunu siz bilemezsiniz her üç haftada bir kan merkezine gidip eli boş bir sonraki günü beklemenin zorluğunu. Oysa hepimiz günün birinde birisine iyilik yapabilmeyi arzu ederiz. İşte tam burada karşınıza bu yazı çıkar ve kan merkezine gidersiniz. O gün kan verdikten sonraki mutluluğunuzu ve öfori’nizi ben yakınen biliyorum. Kim bilir kim tanımadığı sizin kanınız ile hayata tutunacak ve size içinden teşekkür edecek. Maddi bir karşılığı olmadan böyle bir iyilik yapmak günümüzde imkansız görünse de her gün yüzlerce kişi bu mutluluğu tadıyor. Siz neden denemiyorsunuz? Sizi engelleyen nedir?

İşte bu haberi yine Nihal Işık ile bu nedenle yapmıştık. Bu haberde Talasemi major dediğimiz hastalığı anlattık. Çok basit bir test ile önlenmesi mümkün iken ve ülkemizde evlenmeden önce zorunlu olan bu testi yapmak mümkün iken hala Talasemi major’lü bir çocuk doğuyorsa topyekün utanmalıyız.

Haber kaynağı aşağıdaki bağlantıda:

http://www.iha.com.tr/haber-kana-bagimli-hayatlar-258337/

 

NİHAL IŞIK
İSTANBUL
Vücudun kan üretememesinden kaynaklanan genetik geçişli bir kan hastalığı olan talasemi (Akdeniz anemisi) ile ilgili konuşan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hilmi Apak, “Aileler, çocuklarında renkte aşırı solukluk, iştahsızlık, emmede zorlanma gibi belirtilerde dikkatli olmalı. Talasemi de aşırı bir kansızlık olduğu için, hastalar 3 haftada bir dışarıdan kan almak zorundalar. Sürekli hastaneye gelip gidiyorlar. Kan almadan bu hastalar yaşayamaz, kana bağımlılar. Bu yüzden düzenli kan bağışçılarına her zaman ihtiyaç var” diye konuştu.

“İKİ TAŞIYICININ EVLENMESİ RİSK”
Türkiye’de yaklaşık 1.5 milyon talasemi taşıyıcısının olduğunu, iki taşıyıcının evlenmesi ile hasta çocuk doğma ihtimalinin olduğunu, bu yüzden evlenmeden taşıyıcılık testinin yapılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Apak, “İnsanların bilinçlenmesi ile hasta çocukların doğmasına engel olabiliriz. Bu noktada özellikle akraba evliliklerinin yapılmaması büyük önem taşıyor. Çünkü akraba evliliklerinde, taşıyıcı olan iki kişinin birbirini bulma ihtimali artıyor. Bu noktalara dikkat edersek, hasta çocuk doğmasını engelleyebiliriz” dedi.

Talasemi hastalarında karaciğer, dalak büyüklüğü, hormonel bozukluk ve demir birikimi gibi sorunların da ortaya çıkabildiğini açıklayan Prof. Dr. Apak, “Bu hastalar kan aldıkları için vücutlarında fazla demir birikimi oluyor. Bu demir pankreasta birikirse şeker hastalığı, tiroidde birikirse tiroid hastalığı, beyinde birikirse büyüme geriliği, karaciğerde birikirse siroz, kalpte birikirse kalp yetersizliği oluyor. Fakat günümüzde demir birimini önleyecek o kadar iyi ilaçlar var ki, bu olumsuzlukların çoğunu engelleyebiliyoruz. Hasta çocuk doğması durumunda kesin tedavi ilik nakli ile oluyor. Onda da uygun dokunun bulunamama olasılığı var. En iyisi, hasta çocuk doğmasını engellemek” ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Apak, ailede bir kişinin bile taşıyıcı olması durumunda tüm ailenin taranması gerektiğini, başka risk altında kişilerin de olabileceğini sözlerine ekledi.

Kanınız ile bir lösemili çocuğun hayatını hiç riske girmeden kurtarmak isterseniz diye.

Haberi sevgili Nihal Işık Hanım ile yaptık. Amacımız lösemili çocuklara yardım etmek isteyen ve bu amaçla kemik iliği nakli vericisi olmak isteyen kişilerin içindeki korkuları bir nebze gidermek ve onlara cesaret vermekti. Eğer bu haberi okuyup, izleyip bir kişi bile gidip bağışçı olduysa bizim için büyük bir mutluluk olacaktı. Sayfamda daha önce yaptığım haberleri toplamaya karar verince ilk önce   bu haberi ekledim. Çünkü gerçekten çok önemli ve çok kolay. İstanbulda yaşayanlar İsyanbul Tıp Fakültesinin girişinde sol tarafta doku nakli bölümüne başvurup çok az kan vererek bağışçı olabilirler. Bir “bankamız” var artık. İlik bankası. Buraya siz de bir miktar sevgi bağışı yapabilirsiniz.

Şimdi habere geçiyoruz. Haberin  aslı için:

http://www.iha.com.tr/haber-profdr-hilmi-apak-kaninizla-bir-insanin-hayatini-kurtarin-324429/

sitesine gidebilirsiniz.

Videomu siteye eklemeye çalıştım. Umarım izlersiniz.

İnternet sorunu nedeni ile izleyemeyenler içn haber metni de burada:

 

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Pediatrik Hematoloji Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Hilmi Apak, ilik naklinin insanlar arasında acı veren, zor, zarar görülecek bir işlem gibi yanlış algılandığını belirtti.

Dr. Apak, sadece koldan alınan bir tüp kan ile bir insanın hayatının kurtulacağının unutulmaması gerektiğini belirtti. Lösemi hastalığının kemik iliğinin içinde bulunan hücrelerin anormal bir şekilde çoğalması ve diğer hücrelerin gelişmesine imkân sağlamayacak şekilde yayılması sonucu meydana geldiğini anlatan Prof.Dr. Apak, “Bu hastalıkta lösemi hücreleri bütün vücuda kan yoluyla yayılır. Tehlikeli bir hastalık olan lösemide tedavi yapılmazsa sonuç kötü olur. Bugün için lösemi tedavisinde kemoterapi uygulaması yapılıyor ama kemoterapinin yetersiz kaldığı, hastalığın nüksettiği durumlarda kemik iliği nakli aramalarına geçiliyor” diye konuştu.

İLİK NAKLİ YANLIŞ ANLAŞILIYOR
Kemik iliği naklinin sağlıklı bir insandan uygun metotla kemik iliğinin alınıp hasta kişiye uygun bir merkezde verilmesi işlemi olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Apak, şunları söyledi: “Bu konuda hekimler olarak en büyük sıkıntımız kemik iliği naklinin yanlış anlaşılmasıdır. Öncelikle vericiler açısından yanlış anlaşılan bir nokta var. Kemik iliği nakli için kemik iliği verecek kişinin uzun bir işlemden geçeceği, yorulacağı, acı çekeceği konusunda korkuları var. Kesinlikle böyle değil, iki saat süren bir işlem ve sadece koldan kan alıyoruz. Alınan kandaki kemik iliği hücreleri ayrıştırılıyor ve uygun şartlarda kemik iliği nakli yapılacak kişiye aktarılıyor. Çok basit bir işlem, verici kişinin herhangi bir şekilde canının acıması, herhangi bir şekilde zarar görmesi ya da hastalık bulaşması gibi bir risk yok sadece yarım gün kadar vakit ayırması gerekiyor”

Alıcılarda da kemik iliği naklinin gündeme geldiği zaman tedirginlik oluştuğunu anlatan Prof. Dr. Apak, sözlerini şöyle sürdürdü: “İlik naklinin kendine göre riskleri var bu nedenle her hastaya ilik nakli uygulamıyoruz, başlangıçta kemoterapi uyguluyoruz. İkincil durumlarda ilik nakli uyguluyoruz ama başlangıç döneminde bu komplikasyonları aşabilirsek ve verdiğimiz ilik tutarsa o kişi verilen ilikle yaşıyor.”

KANINIZLA HAYAT KURTARIN
Dünya ilik bankasından veri alınıp hastaya nakil yapılana kadar bekleme süresinin bazen aylarca sürmesinin hastanın hayatını kaybetmesine neden olduğunu açıklayan Dr. Apak, “Dolayısıyla elimizde ne kadar çok doku olursa, ne kadar çok ilik verecek insan olursa ilik nakli bekleyen hastaların kurtulması o kadar kolay olur. Düşünün bu şekilde hayat kurtarıyorsunuz, neyin pahasına hiç bir şeyin. Çünkü bedeniniz sürekli bu kanı üretiyor. Siz az miktar kan vererek bir insanın hayatının kurtulmasına sebep oluyorsunuz. İlik nakli son yıllarda sayıca artış göstermeye başladı. Çünkü devlet bu konuda çok iyi destek vermeye başladı, ilik nakli yapan merkezlerimiz açıldı.”

NİHAL IŞIK
İSTANBUL

Genel kategorisine gönderildi

Avrasya tüneli

Bugün avrasya tünelinden geçtim. Biraz korku biraz merak biraz da heyecan ile.

Tek şerit çalışıyor. İkinci şerit yedek. Servis yolu yapmamışlar, yedek şerit yok. Böyle bir şey yapılırken daha şöyle, …daha böyle,.. daha bilmemne yapılsın diye düşünürken 70 km hız ile gidilen yolda işaret değişti, 50 km ye in diye. Ben de indim tabi. Ama arkamdaki «abi heyy  ne yaptın, bu kurallar senin benim için değil, yürü sen yürü, acemi misin, bakkaldan mı aldın ehliyeti hoyt!» Der gibi sinirli sinirli selektör yapınca, ben bütün bu mükemmeliyet düşüncelerini bırakıp, « ulan ben senin gireceğin tüneli de, çift şeridi de, üç şeridi de…» Derken bii baktım tünel bitmiş. 13 dakika sürdü. Yedi 15 te acıbadem den çıkıp 7:30 da cerrahpaşa da otobüsün önüne arabasını kırıp trafiği durduran taksi şoförüne bakıyordum hayretle. Daha az önce çağ atlamıştık ne çabuk geri döndünüz dedim içimden.

Kısacası çağ atlamak teknoloji ile yolla kapı baca yapmakla olmuyor. Vatandaş zihniyeti lazım. Hazmedecek adam lazım. İnsanca yaşamak için evine kapağı atınca bu şehirde yaşamanın hiç bir önemi kalmıyor doğrusu. Ah keşke çıktığınız gibi yaşamasanız, biraz değişip medeni olsanız.

Neyse, tünel iyi olmuş. Umarım içine etmeyiz.

Genel kategorisine gönderildi

Deontoloji 

Fakülte yıllarından beri utmak istemediğim derslerden birisiydi. Eski ve meşhur bir hocamızdı anlatan. Meşhur olduğunu hatırlıyorum ama adını hatırlamıyorum iyi mi…

Derslerden birinde anlattığı şeyi anlatayım, konu konsültasyon. Yer hasta odası. Konsültasyonu hasta da isteyebilir, doktor da. Konsültan hekim geldi. Her şey tamam. Muayene etti gerekeni söyleyecek ama hastanın duymasını istemiyorlar. Başka yer de yok. Dolabın içine girebilirler die anlatmıştı hoca. 

Şimdi tabi komik geldi size di mi. Bize de öyle gelmişti. O zamanın şartlarını bilemezdik. Şimdi asansörlerde hastanız hakkında ortaklık yerde konuşmayın diye ikazlar olduğuna göre demek ki şimdi böyle sorunlar oluyor. Demek ki o zaman da olmuş br böyle bir ihtiyaç ortaya çıkmış. 

Deontoloji den hatırladığım başka bir şey de doktorun ücreti ücret değil legion d’onor ya da nasıl yazılıyorsa yani onur nişanı gibi bir şey. Yani ücret değil. Hayat veriyorsunuz kalbinden geçeni veriyor. Dedim ki deontoloji hocası bir arkadaşıma yıllar sonra, Osmanlı da nasıldı işler? Doktorlar ın kazançları bu kadar sorgulanıyor muydu değerleri nasıldı? Tam tesi dedi. O zaman bir cerrahın istanbul içinde yirmi taneye yakın muayenehanesi olurmuş, sabahtan çakarmış geze geze tedavi yapa yapa gidermiş ve çok zenginmiş hekimler.

İlginç.

Başka bir deontoloji konusunda sonra değeceğim. Sosyal medya ve hekim hasta mahremiyeti. Kafama şekillendirdim ama tam değil. Karar veremedim bu meslek kapitalist mi sosyalist mi diye.

O zaman yazacağım

Genel kategorisine gönderildi

Peer Review

İnternette buldum:

….Science is a communal effort in reducing our shared ignorance. It is about producing an idea, testing if it is correct and then having other people confirm your observations and results. Threatening your opponents with violence only shows that your side has no other argument to support your unproven and untested claims….

Eleştiri gerçekten hak ediyor iseniz siza fayda sağlar. Ama hak etmiyorsanız hak ettiğiniz yere inmenizi de sağlar. Bu da benden.

Genel kategorisine gönderildi

Açılın ben doktorum (Yazıdaki bold italikler benim iç sesim.)

Geçen hafta salı günüydü. Akşamüstü. İş çıkışı. Köprüyü geçtim. Aklımda yokken biraz da trafiğin dolu olmamasını fırsat bilip hem Mustafa’yı görürüm, hem yeni Apple saatlerden bir tane de eşime bakarım hem de biraz dolaşırım diyerek direksiyonu Akasya alışveriş merkezine kırdım. Sakin bir günün benim hayatımı bu kadar etkileyeceğini hiç düşünmeden. Bir dakika sonrasını bilen var mı hayatının? 

Mustafa’yı daha öncesinden tanıyorsunuz. Benim apple’cı olmamı sağlayan muhteşem insan. Ben onu bulmadan o beni gördü ve ne var ne yok diyerek yanıma geldi. Havadan sudan en çok ta yeni doğmuş yeğeninden konuşuyoruz. Sol tarafımda bir kuyruk. Bitişi görünüyor da başlangıcı arkamdaki geniş sütun nedeni ile görünmüyor. Yanımda bir bebek arabası. Annesi yeni gelen “apple watch”lara bakarken o da benim ona gülümsediğim gibi bana gülücük atmakla meşgul. Saçları da ne kadar gür. Benim oğullarımın da saçları gürdü ama kızımın geç çıktı saçları. Annesi yanlış anlar mı acaba ufaklığa bakmamı. Tüh 38 mm çelik saat kalmamış. Acaba diğer mağazada olabilir mi? Arif te Amerikadan gelecek bu hafta ona ısmarlasam mı? Şule sürprizleri sever. Ama şimdi buna çok masraf diyerek karşı çıkar mı? Neyse acele etmeyeyim. Mustafa ile sohbet edip biraz da yeğenini sorayım.

-Adı ne?

-Ahmet koymak istiyor abim. Ama ben de .. olsun dedim. Ama bakalım belki sadece göbek adı olur.

-Aman Mustafa dikkat et, bugün adına karışırsan yarın da o senin adına karışır ona göre..

-Aman hocam 🙂 Ne diyorsun..

-Valla öyle. Bak mesela annem doğmadan önce annemin dayısının oğlu doğmuş. Rahmetli dedem Kayhan olsun deyince kırmamışlar Kayhan koymuşlar adını. Sonra annem doğunca bizimkinin adını Kayhan koydunuz, sizinki de Ayhan olsun o zaman  deyince annemin adı da Ayhan olmuş :)) (Kahkahalar. – Ama hocam Ayhan adı ile kadın çok var 🙂

(Tam o sırada sol taraftan bir ses geldi. Sanki yere bir şey düştü gibi. Belli ki birisi elindeki telefonu yere düşürmüştü.)

Belki de bilgisayar düştü. Ses biraz çoktu. Ama önemli bir şey olsa çığlıklar filan olurdu. Herhalde. 

Konuşmaya devam ettik.

-Ya hocam o ses neydi acaba bir baksak mı?

-Önemli bir şey değil herhalde. Bakalım ama tabi.

Sütunun arkasına doğru bakarak :

Allahım o ne. Adam düşmüş. Göbeği de ne kadar büyük. Kafasını çarptı herhalde. O ses ondan mıydı. Demek ki düşerken kafasını çarptı. Ellerini kollarını hareket ettiriyor galiba bir şey oldu. Boğuluyor mu? Protez dişi yarısına kadar dışarı çıkmış. Adamın birisi yerine itti. Şimdi konvulsiyon geçiriyorsa çıkartmak lazım. Şimdi yanındayım. Nabzını alamıyorum. Nefes ta almıyor. Hareketleri durdu. Göz bebekleri nasıl acaba? Küçük. Hemen bir şey yapmam lazım. Kalbini dinleyeyim. Kalbi atmıyor. Çok büyük göbek. Acaba yemek yemiş midir? Hemen ilk yardıma haber vermeliler. 

-112 yi aradınız mı?

-Aradık geliyorlar.

-Siz doktor musunuz?

Mustafa: – Evet o doktor. Müdahale etmeyin. Açılın biraz. Yardımcı olalım.

Şimdi ne yapmalıyım. Bunun A’sı B’si, c’si vardı. Ama adam ölüyor. Önce oksijen gitmeli ciğerlere. (İşte o an hayatım boyunca düşündüğüm iğrenir miyim yapabilir miyim? Becerebilir miyim? düşünceleri yoktu. Bilinçaltım devreye girmişti ve bir el beni yaşlı amcanın başına oturtmuştu. Soluk verirken göğsü şişiyordu. Rengi hala pembe idi. Dur o ne. Boyun alttan itibaren morarmaya başladı. Kalp masajı yapmalıyım. Bir-ki,üç,dört,beş,altı,yedi,sekiz,dokuz,on.

Oldu. Şimdi soluk. Dışarı iyice nefes vereyim ki ciğerime temiz hava dolsun.

-Ambulans çağırdınız mı?

-Doktor var mı?

-Bu abi doktor

-Bu telefon kimin

-Galiba adamın. Arayalım ailesini.

Bir-ki-üç-dört…

Gelmedi nabzı hala. Öldü mü acaba. Göz bebekleri hala küçük. Devam edeyim. Yanda bir sürü ayak var. Seyrediyorlar. Üfff. Yok mu arasında bir tane bu işi bilen? Tek kaldım…Üff .. Çok acı.. İnşallah ölmez. Gerekirse bir saat devam et demişti hoca derste. İster misin kurtulsun. Devam devam. Bir-ki-üç… şimdi soluk. Nabzı atıyor mu? Atmadı. Devam edelim. -Amca -amca.. Hareket yok. -Ambulanstan haber var mı? 

-Geliyorlar hocam

Devam Hilmi. Kurtulacak. Devam. 

Ya kurtulmazsa. Nasıl karar vereceğim . Herhalde 112 dekiler bir şey yapar. Kardiyoversiyon, intrakardiyak filan. Bir-ki-üç-dört… Solunum efektif oluyor. Ama hala nabız gelmedi. Bir-ki-üç-dört..

-Hamfendi, eşiniz biraz rahatsız. Şimdi ben sizi Akasya dan arıyorum. Bilinen bir rahatsızlığı varmıydı? Kalp ameliyatı mı? Ne zaman? Tamam. Şimdi biz gereken tedaviyi yapıyoruz. Siz de lütfen Akasyaya gelin. Durumu iyi merak etmeyin.

Ne iyisi ya adam ölüyor. Belki de öldü. Ama ne desin adam. Ben ne derdim. Muhtemelen koroner ameliyatıdır. Bu kadar göbek. Yakınları ne haldedir. Bir-ki-üç-..

Abi yere düşerken çok fena kafasını vurdu. 

-Tamam 

-Söyliyim dedim. Belki yapılacak bişi vardır.

-Yok. Bir-ki-üç-.. derin nefes al. Adama ver. Nefes al. Adama ver. 

İnşallah bulaşıcı bir enfeksiyonu yoktur. Zeynepe bulaştırmayayım. Artık iş işten geçti. Adam kurtulsun da. Ne olabilir ki? Hepatit B ye aşılıyım. Diğerleri de nezle grip. Neyse devam. Nerede kaldı bu ambulans. Milleti de telaşlandırmamalıyım. 

-Ben acil doktoruyum

-Senin adın Hızır olmalı. ben de doktorum. 

-Kaç dakika oldu?

-Bilmem. On olabilir. 

-Sen solunum yaptır ben kalbine masaj yaparım

-Tamam. 

–Galiba döndü. (Adam gözlerini açtı. Birşeyler söylemek için mecali yoktur ama nefes almaya başlamakla başlamamak arasındadır. Nabzı hala yok. Kalbi atmıyor. Daha doğrusu ben duyamıyorum. o sırada kısa süreli ara verdik. belki bir kaç saniye. Ama morarma boyundan yukarı tekrar çıkınca yeniden başladık. Yine pembeleşmesi beni mutlu etti. Demekki yaptığımız iş işe yarıyor. Sadece tam donanımlı ambulansın gelmesi lazım.Bir-ki-üç…

-Ben paramediğim. Alışveriş merkezinin. 

-Sen damar yolu aç adrenalin var mı?

-Var.

Ben solunuma hastanın sol tarafında başucuna oturmuş devam ederken sol tarafımda sol eline damar yolu açan genç bir görevli, karşımda hafiften rengi solmuş, yorgun görünümlü acil hekimi. 

(Ne iyi yaptın da geldin. Ben artık ümidi kesmiştim. Hızır gibisin. )

-Abi ben Küçükçekmece de acil hekimiyim. Nöbet ertesi bir arkadaşa geldim. Üst kattan sizi gördüm koşa koşa geldim.

Doktor: Entübasyon var mı?

Paramedik: Var abi. 

Yer değiştirdik. ben kalp masajına hastanın sağına geçtim. Acil hekimi başucuna. Entübe etti.

-Bir cc adrenalin.

-Verdim abi. Kalbi atıyor mu? 

-Atmıyor. Fibrilasyon herhalde.

-Oksijen var mı? 

-Abi geliyor. Yolda.

(kalp masajı yaparken dirseklerden bükmemek lazım. Efektif yapıyoruz. Hastanın rengi düzeldi. Hadi bir de kalbi atsa.)

-Abi sen yoruldun. ben masaja geçeyim

-Olur

Oksijen geldi. Şuradan açılıyor. Bir ucunu entubasyona uzatayım. Açtım sonuna kadar.

Adam sol elini hareket ettirdi. Ağlamak istiyorum. Ağlayamıyorum. Eli buz gibi. Ama elini tutmam ona moral verecek. -Amca yanındayız. merak etme. İyi olacaksın.

-Bir cc daha adrenalin.

-Abi o enjektördekinin tamamını ver.

-verdim.

-Kardiyoversiyon ile bir şey olmadı. İki defa yaptım. 

Yoruldun mu gene alayımmı?

-Yok abi iyiyim.

Tam o sırada 112 gençleri geldiler.

Saate baktım ister istemez. Ama heyecandan hiç hatırlamıyorum.

Açılın çekilin. Beni de hafifçe kenara itti. O kadar tükenmişim ki ben başlattım şöyle şöyle oldu, şunu bunu yaptık diyemedim. Kenara sessizce çekildim. Sırtım ağrımış. Alt dudağım acıyor. 

Mustafa aldı beni içeri götürdü. Elimi yüzümü yıkadım. Su içtim biraz. Karmakarışık duygular. Hastayı hala alıp götürmediler. Yanlarına gittim. Bradikardik te olsa kalp atışı var.

 

Nerde kalmıştık Mustafa. 

Genç bir görevli yaklaştı. Siz harikasınız.

Ben görevimi yaptım.

Dedim ama içimden de doktor olmamdaki o en büyük dürtünün “açılın ben doktorum” diyebilmek olduğunu, bunun verdiği hazzın narsistik keyfini günlerce yaşadım. Bu anımı sizlerle paylaşmanın kibir olacağını bile bile paylaştım. Gurur verdi bana çünkü. Ne kadar alçakgönüllü olursanız olun bir kişinin hayata dönmesine yardım edebilecek zaman ve konumda olabilmek te bir ödül.

Bu ödülü bana verdin. Başka zamanlarda başarısız denemeler olmuştur olacaktır. Ama önemli olan bu fırsatı bana vermendi. 

Genel kategorisine gönderildi

Deontoloji

Deontoloji

Fakülte yıllarından beri utmak istemediğim derslerden birisiydi. Eski ve meşhur bir hocamızdı anlatan. Meşhur olduğunu hatırlıyorum ama adını hatırlamıyorum iyi mi…

Derslerden birinde anlattığı şeyi anlatayım, konu konsültasyon. Yer hasta odası. Konsültasyonu hasta da isteyebilir, doktor da. Konsültan hekim geldi. Her şey tamam. Muayene etti gerekeni söyleyecek ama hastanın duymasını istemiyorlar. Başka yer de yok. Dolabın içine girebilirler die anlatmıştı hoca.

Şimdi tabi komik geldi size di mi. Bize de öyle gelmişti. O zamanın şartlarını bilemezdik. Şimdi asansörlerde hastanız hakkında ortaklık yerde konuşmayın diye ikazlar olduğuna göre demek ki şimdi böyle sorunlar oluyor. Demek ki o zaman da olmuş br böyle bir ihtiyaç ortaya çıkmış.

Deontoloji den hatırladığım başka bir şey de doktorun ücreti ücret değil legion d’onor ya da nasıl yazılıyorsa yani onur nişanı gibi bir şey. Yani ücret değil. Hayat veriyorsunuz kalbinden geçeni veriyor. Dedim ki deontoloji hocası bir arkadaşıma yıllar sonra, Osmanlı da nasıldı işler? Doktorlar ın kazançları bu kadar sorgulanıyor muydu değerleri nasıldı? Tam tesi dedi. O zaman bir cerrahın istanbul içinde yirmi taneye yakın muayenehanesi olurmuş, sabahtan çakarmış geze geze tedavi yapa yapa gidermiş ve çok zenginmiş hekimler.

İlginç.

Başka bir deontoloji konusunda sonra değeceğim. Sosyal medya ve hekim hasta mahremiyeti. Kafama şekillendirdim ama tam değil. Karar veremedim bu meslek kapitalist mi sosyalist mi diye.

O zaman yazacağım

Etiketler:

Kategoriler Genel

Genel kategorisine gönderildi

Çobanın oyu ile benim oyum meselesi

Kabak çekirdeğini severim. Muhtemelen kast edilen bu değildir. Kabak tadı verdi… Her halde kabak yemeği.. Kabak genlerini karpuza verdikten sonra tadı tuzu kalmadı. Kesin bu kabaktır bahsedilen.

Çobanlık bir kere kolay iş değil. İnsanları kumanda etmek bu kadar zor iken bu kadar hayvanı sabah evlerden toplayıp gezdirip akşam evlerine bırakmak kolay iş olmasa gerek. Çocuk bakmak daha zor. O konumuz değil.

İstemediğimiz insanlar halk oyu ile seçilince hemen çıkıp birisi bu cümleyi kullanıyor. Çobanın oyu ile profesörün oyu bir olabilir mi diye.

Sap ile samanı karıştırmak deyimi ne güzeldir. Anlayana.

Oy vermek bir haktır. Para ile olmadığı sürece bu hakkın tadını çıkarın. Kapitalizm bu kadar vahşi olduğu sürece gelecekte parası olan daha çok oy verecek. Daha mı iyi?

Oy vermek beş dakika. Geri kalan zamanda yani kaç beş dakika. Bu sürede de Seçilen kişiler iş görüyorlar veya görmüyorlar.

İşte tam burada sap ilde saman ayrılıyor. Seçen hak kullanıyor. Demokrasinin hakkı. Ama seçilen cahil veya vatansever, halk ya da pasta sever, bu daha önemli. Profesör olduğum için değil, bunu söyleyenler açısından yazdım. Başka bir meslek olabilir. Amaç nedir? Amaç yok. Amacın olmadığı yerde her şey olabilir. Amacımız sanayi ise Mühendisi seçelim. Ne işimiz var alaylı politikacılar ile.

Amaç istanbul da binlerce gökdelen yapmak, ormanları kesip, yani kanallar yaratıp istanbul u genişleip para kazanıp arap ortaklara verdikleri sermayeyle işte bunları yaptık demek ise şu andaki yönetim doğrudur ve “çoban” işini doğru yapmıştır. 

İtiraz etmeniz gereken çobanın zavallı bir oyu değil, çocuklarımızın ağaçları, ormanları geleceği arap sermayesine ve ortaklarına satılıyor. 

O koca gök delenlerde bir daireniz yoksa siz de bana katılın, düşünün, nereye gidiyoruz?

Çok saçma gelmedi mi şimdi oy verenin ne iş yaptığı? Oy verilen tüccar olmamalı yeter. Gerisi gelir.

Genel kategorisine gönderildi

Maalesef çok kavgacıyız

Metrobüste yanıma oturan genç çok yayılıp bir de az çalışan klimalara rağmen dirseğini kolunu göbeğime değdirip bundan bir utanç duymayınca kendisini kibarca uyardım. Biraz toparlarmısın abicim, rahatsız oldum dedim.

Bundan sonrası tam kindar gençlik..

Aylardan ramazan. Bende oruç yok. Sebebini bilen biliyor. Hesap vermeyeceğim. Elimde yarım şişe su var. Otobüste içmiyorum sadece elimde tutuyorum. İçsem de olur ama öyle bir terbiye görmedik.

Sen ne diyon (bana hitaben) 

Biraz toparlansan iyi olur dedim. 

. Lan bu otobüste bu kadar adam oruçlu, yaşından başından utan. 

????

Bana bak, haddini bil. Ben sana ne diyorum sen bana ne diyorsun. Toparlan çabuk burayı babanın koltuğu değil. Kimseyi rahatsız etmeye hakkın yok.

Gözlerini sıkıca kapatır, içinden dua ediyor gibi bir şeyler mırıldanır. Anlamını biliyor mu? dua mı ediyor, şu adamın gözüne nasıl yumruk atarım mı diyor belli değil. Eller yumruk.

Bir hareket yapsaydı o yarım suyu içirecektim ona orada.

Siz ne biçim magandasınız ? Eskiden geceleri çıkardınız şimdi her yerdesiniz.

Rahmetli anne annem ramazanda oruç tutup ondan sonra da abuk subuk şeyler için orucu bahane ettiğimiz zaman, bana mı tutuyorsun orucu!, Der kızardı. Şimdi toplumun hassasiyeti adına baskı aracı oldu. Gidip tanımadığın koreli adamın dükkanını basan maganda sizce nerede palazlanıyor? Bunlar nereli?

Gidin biraz adam olun ama geri gelmeyin. Sizden kimseye fayda yok.

Genel kategorisine gönderildi